Sınama-Yanılma Yöntemi

Mağaralarda eski dönemlere ait pek çok resim ve figürlere rastlanmıştır. Bunların yapılmasını sağlayan boyalar kimi zaman meyvelerin suyundan kimi zaman da kayaların parçalanıp su ile karıştırılması ile elde edilen yapay boyalardı. Üzümde bulunan şekerin bir süre sonra içinde doğal olarak bulunan mayanın etkisi ile etil alkole dönüşmesi, çeşitli bitkilerden elde edilen güzel kokuların kullanılması, ateş düşürücü olarak söğüt ağacının kabuğundan faydalanılması eski çağlarda sınama-yanılma yolu ile elde edilen kimyasal bilgilerden sadece birkaç tanesidir. Bu yöntemle keşfedilen pek çok kimyasal maddeden biri de yemek tuzudur. Uzmanların bir yetişkinin günde 1-2 gram almasını önerdiği tuz, sadece insanlar için değil pek çok canlı için hayati bir öneme sahiptir.

Günümüzde market raflarında çok cüzi bir fiyata alabileceğimiz tuzun bulunuşu ve kullanımının gelişmesi binlerce yıllık bir geçmişe dayanır. Tarih öncesi insanlar hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan tuzu avladıkları hayvanlardan (kırmızı et ve balık eti) temin etmekteydiler. Ancak insanların zaman geçtikçe göçebe hayat tarzından yerleşik hayata geçişleri bazı değişiklikleri de beraberinde getirdi. Tarımdan elde edilen besinler yavaş yavaş etin ve avcılığın yerini almaya başlıyordu. Ancak tarlalardan elde edilen ürünlerin yeterince tuz içermemesi insanları farklı tuz kaynakları bulmaya yöneltti.

Resim: İspanya’nın Altamira bölgesinde bir mağarada bulunan bizon resimleri

Önceleri insanların pek de umursamadıkları kaya tuzları artık en önemli tuz kaynağı oldu. Elde edilen tuzun tek kullanım alanı beslenme değildi. Tuz ile kaplanan etin uzun süre saklanabiliyor oluşu insanların hayatlarını kolaylaştırdığı gibi yerleşik hayata geçmelerini de hızlandırdı. Tuz, yiyecek saklamanın dışında yaraları iyileştirme, kap kacak yapma ve ilaç olarak kullanılabilme gibi özelliklere de sahipti. Günümüzden 4700 yıl öncesine Çinlilere ait eczacılık ile ilgili bir kitapta 40 farklı tuz türünün elde edilişinden ve kullanılışından bahsedilmektedir. Yıllar geçtikçe tuzun elde edildiği yöntemler de çeşitlilik göstermeye başladı. Kurumuş göl yataklarından veya deniz suyundan güneş ışığı ya da ateş yardımıyla tuz eldesi en çok kullanılan yöntemlerdendir.

İnsanların beslenme şekilleri, hayat tarzları değiştikçe kullandıkları malzemeler de zaman içerisinde değişim göstermiştir. İlk olarak farklı şekillerde toprak kaplar yapmaya başlayan insanoğlu zaman içerisinde aynı hammaddeden porselen gibi malzemeler de üretti. Bunları üretilebilir kılan başlıca hammadde içerisinde pek çok mineral barındıran ve dünyamızda da bol miktarda bulunan bir maddeydi: kil. Pek çok farklı türü olan kilin ıslatıldığında plastik gibi esnek olduğu, soğutulduğunda ise sertleştiği fark edildikten sonra vazgeçilmez bir madde haline geldi. Kolay yapılabilir oluşu neredeyse her yerde kolay temin edilebilir olmasına yol açtı. Özellikle tuğla yapımında da kullanılması çok fonksiyonlu bir madde olduğunu göstermektedir. Bu durum bize kilin tarihinin yaklaşık olarak M.Ö. 5000 yıllarına kadar dayandığını göstermektedir.

Eski insanlar giyecek olarak genellikle avladıkları hayvanların derilerini kullanmaktaydılar. Koyunun etinden, sütünden, derisinden ve yününden faydalanılabilen bir hayvan oluşunun fark edilmesi koyun yetiştiriciliğinin başlamasını sağladı. M.Ö. 6000 yıllarından sonra insanoğlu yünü için koyun yetiştirmeye başladı. M.Ö. 3000 ile 3500 yıllarında yün üretimi Hazar denizinden bugünkü Almanya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkin bir endüstriydi. İnsanların göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçişi, dokuma tezgâhlarının kurulup tekstil ürünlerinin üretilebilmesini sağladı.

Yün üretiminin bu denli gelişmesi ticaretinin de aynı paralellikte gelişmesini sağladı. Mezopotamya medeniyetlerinde yün ticaretinin ayrı bir önemi vardı. Babil krallarından Hammurabi kendi adıyla meşhur olan kanunlarında yünü ülkesinin en önemli üç ürününden biri olarak kabul etmiştir. İlerleyen yıllarda özellikle Amerika ve Avustralya kıtalarında kolonileşmeye başlayan Avrupalılar sayesinde yün sanayi dünyanın hemen her bölgesine yayılmış oldu.

Giyecek üretimi amacıyla kullanılan bir başka malzeme de ipektir. Çin’de M.Ö. 3000 yıllarında ipekböceği yetiştiriciliği ve dokuma teknolojisi kullanılmaya başlanmıştır. İpek dokumasında çok özel teknikleri olan Çinliler, yaklaşık 2000 yıl boyunca bu teknikleri bir sır gibi sakladılar. Bu ticari sırların korunması için büyük cezalar konuldu. İpekböceği kozalarını Çin sınırları dışına çıkaranlar için ölüm cezası öngörülüyordu. Çin’in ekonomisinde çok büyük bir yere sahip olan ipek, müzik enstrümanları, misina, yay kirişi ve parşömen kâğıdı yapımında kullanılıyordu.

M.Ö. 200 yıllarında ipek ilk defa Kore’ye yerleşen göçmenler vasıtasıyla Çin dışına çıktı. Anlatılanlara göre, saçları çok uzun bir Çinli prenses saçlarının arasına sakladığı ipekböceği kozalarını yurt dışına kaçırmıştır. Bundan sonra Bizans İmparatorluğu vasıtasıyla dünyanın geri kalanına yayılmıştır. Günümüzde ipek üretiminde Çin hala liderliğini korumaktadır.

Resim: 18. yüzyılda bir ipek boyama atölyesi

Binlerce yıllık bir tarihe sahip olan boyaların ilk kullanım alanlarının vücuda ve mağara duvarlarına çizilen resim ve şekiller olduğunu görüyoruz. Kendilerine savaşçı bir görünüm vermek veya bir bölgeye, etnik gruba ait olduğunu göstermek için vücudunu boyamak, boyaların ilk kullanım alanlarındandı. Coğrafi keşifler sırasında Amerika kıtasına gelen Avrupalılar burada gördükleri insanlara kırmızı yerliler demişlerdir. Yerlilerin vücutlarını kırmızıya boyamalarının sebebi;

Şeytana karşı bir kalkan… Kışın soğuğa yazın ise böceklere karşı bir koruyucu

Olarak tanımlanmaktadır. İlk boya hammaddeleri olan kül ve toprağın yerini zamanla bitkiler almıştır. Geçen yıllar içerisinde boya sanayi gelişmiş ve 1800’lü yıllardan itibaren sentetik boyalar kullanılmaya başlanmıştır.

Kükürt, karbon ile birlikte tarihte bilinen en eski ve metal olmayan elementtir. Kükürt, M.Ö. 1600 tarihlerine kadar uzanan bir zamandan beri bilinmektedir. Yunan filozoflarından Pliny, kükürtün volkanik adalarda bulunduğunu, dini seremonilerde ve evde tütsü olarak kullanıldığını, yünlerde beyazlatıcı, kibrit yapımında ve tıp alanında faydalanıldığından bahseder. 18. yüzyıla kadar dumanlı barut yapımında kullanılan kükürt, dumansız barutun keşfi ile patlayıcı sanayinde yerini diğer maddelere bırakmıştır.

Şap dediğimiz maddelerin özellikle potasyum alüminyum sülfat dodekahidrat-KAl(SO4)2.12H2O ilk kullanım alanını tekstil ve boyanın gelişmesi belirlemiştir. Kumaşlarda boyaların kalıcılığını arttıran bir madde olarak kullanılmıştır. Bunun dışında dericilikte de kullanılan şapın kullanım alanları bu kadar ile sınırlı değildi. Tıpta kanamayı durdurucu olarak kullanıldığı gibi büyücülükte de kullanılmaktaydı. Büyük ölçüde tekstil sektöründe kullanılan şapın üretimi pek de zor değildi. Su ve balçık karışımı kışın bir ağaç kovuğuna bırakılıp yazın kuruyunca toplanıyordu. Üstteki renksiz kısım alınarak kullanılıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir