Bitkilerin Sınıflandırılmasında Tarihsel Gelişim

Bitkilerle tanışma

Ormanda etrafınızdaki bitkileri nasıl gruplarsınız?

Çok eski çağlardan beri insanlar bitkileri yiyecek, yakacak, barınak ve ilaç yapımında kullanmışlardır. Bitkiler hakkında henüz sistematik bilgiye sahip olunmadığı bu dönemde insanlar, yaşadıkları deneyimlerden yola çıkarak hangi bitkinin besin, hangi bitkinin ise barınak yapımı veya yakacak olarak kullanılması gerektiğini atalarının yaptığı basit bir gruplandırma bilgisi ile bilmekteydiler. Tarihte ilk sınıflandırma girişimlerinden biri olan bu gruplandırma oldukça basit bir temele, fayda – zarar ilişkisine dayanmıştır. Atalarından edindikleri bilgiler aracılığı ile bitkileri ilk olarak zehirli-zehirsiz olarak gruplandıran insanlar, zehirli olanları kendilerini savunmak için (Ör: okların ucuna sürerek) veya bitkilerin yakılmasından elde edilen zehirli dumanı çeşitli dinsel törenlerde kötülüğü uzaklaştırmak için kullanırken zehirsiz olan bitkileri yiyecek olarak kullanmıştır. İlerleyen zamanla birlikte artan gözlemler zehirsiz bitkileri daha ayrıntılı bir alt gruba ayırarak yenilebilen – yenilemeyen ayrımına götürmüştür. Zehirli olmayan ancak yenilemeyen bitkiler barınak yapımı ya da yakacak olarak kullanılırken yenilen bitkilerin kimisinin şifa etkileri öğrenilmeye başlanmış ve şifalı olarak kabul edilen bu bitkilerden çeşitli karışımlar oluşturularak hastalıklara çare bulunmaya çalışılmıştır.

Antik yunan dönemine gelindiğinde çeşitli düşünürlerin etraflarındaki bitkileri yapısal özelliklerine göre sınıflandırma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Bitkilere yönelik bilinen ilk sınıflandırma girişimi Theophrastus’a aittir. Theophrastus, bitkileri; ağaçlar, çalılar, yarı çalılar ve otsu bitkiler olarak dört gruba ayırmıştır. En gelişmiş grup olarak ağaçları kabul eden Theophrastus, ağaçları bitkiler âleminin en üst kademesine yerleştirmiştir. Ağaçları da kendi arasında bir yıllık iki yıllık ve çok yıllık gibi alt gruplara bölen sınıflandırması yaklaşık 2000 yıl boyunca kullanılmıştır. Theophrastus, tohumların çimlenmesi, fidelerin gelişmesi, çimlenme esnasında kökün ilk gelişen organ olduğu, yaprakların şekli ve gövde üzerindeki sıralanışı gibi konulara açıklama getirmiştir. 1.yy Antik Roma dönemine gelindiğinde, antik çağın ünlü hekimlerinden biri olan Dioscorides, incelediği bitkileri yetiştiği yere, şekline, yaradığı hastalığa ve kullanılışına göre sınıflandırırken familya kavramını ilkkez kullanmıştır. Ortaçağ dönemine gelindiğinde ise batı bilimi, karanlık devrine girerken bu dönemde doğu tıbbının yükselişi ile bitkiler farmasötik yönden ele alınmış ve bitkilerden tıp alanında yoğun olarak yararlanılmayaı başlanmıştır.

Yeni bitkiler yeni sınıflandırma…

Neden yeni bir sınıflandırmaya ihtiyaç duyulmuştur?

Rönesans dönemi ile birlikte Avrupa’da coğrafi keşiflerin hız kazanması batıda botanik biliminin yeniden hareketlenmesini sağlamıştır. Avrupa’daki bilim insanları, ticaret amacıyla dünyanın çeşitli yerlerine giden gemicilerden gittikleri bölgelerden bitki ve hayvan örnekleri getirtiyorlardı. Amerika kıtasının keşfi ile birlikte pek çok yeni hayvan ve bitki türü ile karşılaşıldı. Bu dönemde bitkiler üzerine yapılan sınıflandırma çalışmaları artış göstermişti. Elde edilen bitkiler öncelikle odunsu-otsu veya çiçekli-meyveli şekilde basit gruplandırmalar ile sınıflandırılıyordu. 17. yy ’da John Ray bitkileri; meyve, çiçek ve yaprak özelliklerine göre sınıflandırmaktaydı. O zaman bilinen bütün sebzeleri 33 farklı sınıfa ayırmıştı. Çiçekli bitkiler üzerine yapmış olduğu (tek çenek-çift çenek) ayrım bugün hala botanik biliminde kullanılmaktadır. Bitkileri iki gruba ayırarak inceleyen Ray, tek çenekli bitki olarak; alg, mantar, karayosunu ve eğreltileri, çift çenekli grubuna ise tohumlu bitkileri yerleştirmiştir. Ancak bitkileri sınıflandırırken kullandığı metot ilerleyen dönemde keşfedilen her yeni bitki türünde çıkmaza girmekte, bitkileri sınıflandırmak oldukça karmaşık ve zor bir hal almaktaydı. Bu durum özellikle bitkiler üzerinde yeni bir sınıflandırma ihtiyacını yeniden gündeme getirdi.

Resim: Bitkilerin cinsiyet tespiti sırasında yaptığı çizimlerden biri

Bu dönemde Linnaeus,  bitki türlerini üreme organları olan pistil ve stamen sayısına göre alt gruplara ayırmıştır. Linnaeus’un sınıflandırması, oldukça pratik ve hızlı bir sınıflandırma çözümü olduğu için kabul görmüş ve kullanılmıştır. Ancak Linnaeus’un sınıflandırmasında bitkiler doğadaki gerçek akrabalık ilişkilerine göre sınıflandırılmadığı için yapay sınıflandırma olarak adlandırılmıştır. Bir sistemin doğal sınıflandırma sayılabilmesi, bitkilerin anatomik, morfolojik özellikleri ile filogenetik & ontogenetik gelişmelerinin karşılaştırılmasına bağlıdır. Filogeni ve ontogeni üzerine kurulan sistemler Darwin’in “Türlerin Kökeni” isimli eserini yayınlamasıyla başlamıştır. Bugün bitkiler, türler arasındaki akrabalık ilişkileri göz önünde bulundurularak sınıflandırılmaktadır.

Öğretmenler için öneriler

Bilim tarihinde bazı düşünceler geçerliliğini uzun süre devam ettirirken bazıları da kısa sürede başka bir bilim insanının düşüncesi ile yer değiştirmektedir. Bilim tarihindeki bütün düşünceler kısa ömürlü de olsa uzun ömürlü de olsa değişime açıktırlar. Yukarıdaki hikâyede bitkilerin sınıflandırılmasının tarihsel süreçteki değişimini açıklamaktadır. Hikâyede sınıflandırmanın yeni bitki türlerinin keşfedilmesi ile birlikte kullanılan sınıflandırma sisteminde sıkıntılar yaşanması keşfedilen türlerin mevcut sistemde sınıflandırılamaması sonrasında yeni sistemlerin geliştirilmiş olduğunu anlatmaktadır.  Bu hikâyede bilimin değişime ve gelişime açık doğası görülmektedir. Bu hikâye ile bilimsel düşüncelerin değişime açık olduğu öğrencilere gösterilebilir. Bunun için öğrencilerin tarihte önceki düşüncelerin neden yetersiz kaldığı üzerinde durulmalıdır. Yanda verilen örnek soruya benzer sorular ile öğrencilerin nedenlemeler üretmesi istenebilir. Tarihi süreçte ilk gelen düşüncenin bu olaylara getirdiği açıklama anlatıldıktan sonra öğrencilere açıklamaların yetersiz kaldığı yerleri göstermek için sorular sorulmalıdır. Öğrencilerin cevapları dinlenildikten sonra, daha sonra gelen bilim insanının bir önceki bilim insanının açıklamasının yetersiz kaldığı yerleri nasıl açıkladığı anlatılır. Bu şekilde öğrenciler öğrendikleri kavramın neden ve nasıl ortaya çıktığını ve bilimin değişime açık olduğunu anlayabilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir